Elektronikleşen Dünyada Sözlü ve Yazılı Kültürün Yeri ve İnsanın Anlam Arayışı

Yazar: Emine Ş. | 21.04.2021 - 26 dakikalık okuma. Görüntülenme: 75
Elektronikleşen Dünyada Sözlü ve Yazılı Kültürün Yeri ve İnsanın Anlam Arayışı
E lektronikleşen dünyada sözlü ve yazılı kültürün yeri ve insanın anlam arayışı üzerine yapılan geniş bir araştırma

Bu çalışmada, Öküzün A’sı kitabı kapsamında, sözlü ve yazılı kültürün var olduğu toplum yapısından günümüzdeki elektronik çağ toplumuna yaşanan değişim ve sözlü ve yazılı kültürün günümüzde yok olmasıyla birlikte oluşan büyük boşluk anlatılmaktadır. Bu boşluk insanın kendini gerçekleştirme çabasını sekteye uğratan bir engel olmakla birlikte maalesef ki aynı zamanda toplumsal kargaşaya ve şiddete sebep olan, toplum ve dünya için tehlikeli ve büyük bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Ne yazık ki çoğumuz bu büyük ve tehlike problemin farkında değildir. İçimizde bu durumun farkında olan az bir kesim olmakla birlikte bu kesimde bu durumdan şikayetçi değil gibi bir tavır sergileyerek, buna bir dur demek için sözlü veya sözsüz veyahut fiili hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Buradan hareketle bu makale, elektronik çağda yaşanan bu büyük boşluğun kaynağını ve bu boşluğun ne şekilde doldurulabileceğini gözler önüne sermeyi, insanlarda bu konuda olabildiğince bilinç ve farkındalık uyandırarak toplumsal olarak kanayan büyük bir yaraya parmak basarak deyim yerindeyse bu konuda bir uyanışa aracılık etmeyi amaçlamaktadır.
 

Giriş
 

Sosyal bir varlık olarak insan ilk olarak bir ailede doğar. Aile toplumun en küçük birimini oluşturmakla birlikte bu küçük yapı toplum için çok önemlidir. Çağımızda ise bu birim, teknolojik gelişmeler ile yaşanan süreçte sarsılmıştır. Bu gelişmelerle yazılı ve sözlü kültürde eş zamanlı olarak sarsılmıştır. Bu yaşanan sarsıntıyla birlikte bireylerde büyük bir boşluk oluşmuş bu oluşan boşluk beraberinde toplumsal kargaşayı ve şiddeti de getirmiştir.

Elektronikleşmeyle birlikte teknolojik aletler evlere girmiş ve çocuklar bu teknolojik aletlere deyim yerindeyse bağımlı birer robot haline gelmiştir. ‘’Konuşma ve öykü anlatma deneyimi olmayan, dille oynama ve bu arada birkaç yalan söyleme zevkini tatmamış olan çocuklar kendi kendilerine zarar verirler. Yalnızca benlik duyguları zayıflamakla kalmaz, aynı zamanda dilin biçimlendirici gücünü tatmayan iç yaşamları gelişip serpilemez.’’ (Sanders, 2016, 45). Böyle aile içerisinde büyüyen çocuklar ileride yetişkin bir birey haline geldiklerinde toplumsal çatışmanın ve kargaşanın bir parçası olan birer birey haline gelmektedir.
 

Bu söylenenler ışığında, bu çalışmada geçmişte olan sözlü ve yazılı kültürün günümüzde teknoloji ve modernleşmeyle birlikte git gide yok olmasıyla birlikte önemli bir birim olan aile kurumu sarsılmış ve parçalanmıştır. Bu zedelenmeyle birlikte sözlü ve yazılı kültürle birlikte aile kurumu da elektronik çağda gölgede kalmıştır. Çocuklara verilen tabletlerle birlikte sözel ve yazılı iletişim kurulamamakta ve çocuğun hayal dünyası sönmektedir. Sanders’a göre, ‘’ Bir zamanlar bütün bir öğleden sonra yapacak şey bulamayan çocuklar oyunlar uydurur, kendilerini oyalayacak ilginç bir şey bulurlardı. Bu günlerde çocukların düş güçlerini kullanmalarına gerek yok. Yeni masallar uydurmak, yeni oyuncaklar icat etmek ya da gerçeği farklı biçimlerde kurmak zorunda değiller. Televizyon stüdyoları onların yerine bütün bunları yapıyor. Televizyon, kimse yalnızlık ya da can sıkıntısı çekmemeli, hiç kimse eğlenmeden tek bir an geçirmemeli diyor.’’ (Sanders, 2016, 53).

Bu elektronik çağda yaşanan gelişmelerden sosyal bir varlık olan insanın tamamı ile kendini soyutlamasını beklemek absürt olur. Tam da bu noktada şu soru sorulabilir. İnsan bu elektronik çağdan soyutlanmadan kendini nasıl gerçekleştirebilir? Bu çalışmamızın sonunda yazılı ve sözlü kültür, aile ve teknolojikleşme başlıkları altında bu soruya cevap ve çözüm aranmaya çalışılacaktır. Bu çalışmada iki ana başlık altında sözlü ve yazılı kültürün birbirini tamamlayıcılığı, bu iki kültürün var olduğu var olduğu toplum ve günümüzde yaşanan elektronikleşmeyle birlikte sözlü ve yazılı kültürün çöküşü ve ailenin bundaki rolü örneklerle birlikte anlatılmaya çalışılacaktır. Sonuç kısmında ise giriş bölümünde sorduğumuz soruyu cevaplamaya çalışarak bu sorunsalı gözler önüne sermeye çalışacağız.

Ses, Sözün, Sözlü ve Yazılı Kültür

Söz insanın ayrılmaz bir parçası ve insanı insan yapan tamamlayıcıdır. Nadine Gordimer der ki; ‘’ Çağdaş dilbilim felsefesi ekollerinin muhafazakâr, liberal ve solcu düşünürleri bir noktada birleşiyor; insan, alet kullandığı için değil, söz sayesinde insan haline geldi. İnsanı insan yapan ne dik yürümek ne toprağı sopayla eşeleyip yiyecek bulmak ne de dövüşmeyi bilmektir; insanı insan yapan konuşmadır. İnsanın bu doğrudan iletişimi dönüştürerek birbiriyle hiç karşılaşmayacak insan topluluk-larına ve kuşaklara aktarma yeteneği, ne akıllı maymunlar-da vardır ne de okyanuslarda fısıldaşan yunuslarda.’’(Sanders, 2016, 13). Yazının icadı da sözlü kültürde çok büyük ve önemli bir yer tutmaktadır. Yazının icadıyla birlikte başlayan yazılı kültür ve sözlü kültürde var olan sözel anlatım birbirinden koparılamaz ve ayrı değerlendirilemezler. Çünkü yazı, düşüncelerimizin sözel anlatımını değiştirmeyen, konuşmayı tamamlayıcı bir parçadır. Dünyanın pek çok yerinden alınarak düzenlenen çoğu atasözü, tamamen insana özgü olan konuşma olayının ilk sözlü biçimine, onun gücü, alımlılığı ve tehlikelerine ilişkin gözlemlerle doludur. Konuşma yazının icadından yüzyıllar sonrada kendisinde bulunan büyüden bir nebze bile kaybetmemiştir (Ong, 2016, 17). Sözlü ve yazılı kültürün olmazsa olmazı sözlü anlatım ve yazıdır. Sözlü kültürün yazının oluşumundan önce kuşaklar arası aktarmış olduğu deneyim ve yazı kültürünün başlamasıyla birlikte geçirdiği evrim doğrultusundaki birikimi; konuşma dilin doğal bir becerisidir. Sonradan edinilen yazma sürecinde ise olağanüstü bir malzemedir. Bu malzemenin eğitim programcılığında ilk olarak içerik açısında kullanışı ve bireyin dil becerilerini geliştirme sürecinde meydana getireceği katlı göz ardı edilemeyecek derecede önemlidir (Baş, 2011/1, 110). ‘’Sözlü kültür duruma göre ve somut çözümler üretir. Ong’un çalışmasında bu yönde ara ara vurgu yaptığı nokta benlik değerlendirmesinde ben ve biz tutumudur. Sözlü kültürde benlik değerlendirmesi birden “biz” olup grup değerlendirmesine dönüşür ve başkalarından (dinleyiciden) beklenen tepkiye göre cevaplar çıkar (Ong, 2003, 72). Sözlü kültür halkı, insan zekâsını ders kitaplarından alınmış sorularla değil, bir işlem bağlamında değerlendirir. Bu durum okuryazar kitle için de ara ara geçerlidir. Sınavlarında başarısız olan bir sınıftaki herhangi öğrenci biz dili ile sorgulamaya girişir. Benlik değerlendirmesi, kişinin konuşma ve yazma becerilerinde de kendini gösterir. Kişiler konuşamadığı ya da konuşmak istemediği için -ki bunun çok farklı sebepleri vardır- yazı ile kendini anlatan bireyler ve yazma becerisinden yoksun ya da yine istemediği için konuşma kanalını tercih edenler biçiminde iki ana gruba ayrılabilir.’’ (Baş, 2011/1, 110). Sözlü kültürün temelini ses oluşturur. Bu açıdan bakacak olursak sesin zamanla ilişkisi, geçiciliği ve içselliği de oldukça önemlidir. Örneğin göz bir nesnenin içini iç olarak algılayamaz. Bir odanın içinde algıladığı duvarlar, hala yüzeydedir, onun dışıdır. Tat ve koku duyusu da bunu kaydedemez. Dokunarak algıladığımız zamanda da nesnenin içi de kısmen de olsa bozarız. Ancak işitme duyusu iç olma özelliğini bozmadan, onu dokunarak algılamanın aksine onu kaydedebilir. Kendinizi işitme’nin, sesin içine gömmeniz mümkündür. Görüntünün içine gömülmek ise imkansızdır (Baş, 2011/1, 111).

‘’Antikitede, yazı neredeyse her zaman sözü varsayar, yazı belleğin yardımcısıdır, bir vekilidir. (Hadot, 2009:95) 2 Platon, Phaedrus ve Yedinci Mektup’ta ses-merkezci olması yanında, sesin mimarı olan ozanların ne Devlet’e ne de Havelock’a girmesine izin vermiştir. Söz yerindeyse Platon, ne sesten ne de sözden vazgeçebilmiştir. 3 Doğal süreç açısından doğru olan da elbette budur. Sesin söz üzerindeki hâkimiyeti, yazının icadından binlerce yıl geçtikten sonra bile, 19. yüzyıl romancılarının metinlerinde ‘sevgili okur’ deyimi ile göze çarpmıştır. Sesten bağımsız bir söz, metin düşünmek ya da yaratmak sadece kuramlarda kalacaktır. Ses, sözün; sözlü kültür, yazılı kültürün hakikatidir.’(Baş, 2011/1, 111). ‘’ Sözlü ve yazılı kültürün evrimi çerçevesinde, geçen yüzyıldaki beyin araştırmaları ile hayli yol almış konuşma ve yazma becerilerinin kendi aralarındaki doğrusal ilişkiyi de indirgeme ortamından çok ilintilemeye bağlamak en doğru çıkarımlara ulaşmamızda büyük fayda sağlayacaktır. Yazıyı sözlüye ya da sözlüyü yazıya indirgemekle, “söz mü yazıdan çıkmıştır, yazı mı sözden” sorularını sormakla bir çözüme ulaşmak da zor görünmektedir. Bu iki becerinin üretici süreçteki işlerliği ancak birbirlerine ilintilenmek kaydıyla açıklanabilir.’’ (Baş, 2011/1, 112).
 

‘’ Öyküler sözlü kültürlerin can damarı, masalcı ise kabile ya da topluluğun yüreğidir. Masalcı, öykülerin bütün sistem boyunca dolaşmasını sağlar. Anlattığı öyküler rastgele, üzerinde düşünmeden anlatılan sıradan öyküler değildir, bunlar insanların beklediği, duymayı umduğu ve ana hatlarıyla zaten bildiği öykülerdir. Öyküler, insanlara kim olduklarını bir kez daha anlatır, inandıkları şeyleri hatırlatır; bu öyküler topluluk üyelerini birbirine bağlar. Masalcı, öykülerinin ağında her şeyi yakalar: tarih, gerçek, kahramanlık, din, felsefe, ahlak, sevgi. Bu öyküleri anlatan lider –genellikle erkektir ve genellikle yaşlıdır– ayrıcalıklı konumuna yıllar boyu edindiği deneyimler sayesinde gelmiştir. Herkes adına konuşmaya, herkesin “sözcüsü” olmaya hak kazanmıştır. Walter Benjamin’in sözlü kültürlerde öykü anlatımı hakkında söylediği gibi, “Gerçek yaşamın dokusu içine yedirilmiş nasihatler bilgeliğe dönüşür.” Sözlü kültürlerin masalcıları, modern yazılı kültürlerin yitirdiği bir kavram olan bilge insan konumuna gelirler. Kimi Kuzey Amerika kabilelerinde masalcı, öykü anlatmanın kutsal aracı olan çubuğu elinde tutar çünkü nefesi kutsaldır. Lider, çubuğu yakar ve bir nefes çeker, anlatı da dumanı taklit ederek önce yayılır, sonra sarmallaşır, yere doğru alçalır ve sonunda uzaklaşarak gözden kaybolur. Masalcı, hayatta kalmaları için gerekli sırrı bildiği ve bunu herkesle paylaştığı için, kabile ya da topluluk ona saygı duyup itaat eder. Kabilenin gereksindiği her tür temel bilgi, masalcının ağzından anlatı biçiminde akar. Yazılı kültürlerde öykü anlatımını çeşitli edebiyat türlerinin –roman, öykü ve benzeri türlerin– üstlendiği bir etkinlik olarak görürüz. Oysa gerçekte öykü anlatımı, sözlü kültür dünyasıyla arasındaki derin bağları bilinçsiz de olsa korumakta ve yazılı kültürlerde yaşamı etkilemeye devam etmektedir. Hatta birçok psikodilbilimci yaşama sürecinin kendisini bir öykünün anlatılışına benzetir. Psikolog Jerome Bruner, öykü anlatımı ile özbilinç arasındaki bağları keşfetme konusunda başı çeken kişilerden biridir. Bu sonuca, gelişigüzel kendilerinden ve kendi yaşamlarından söz eden farklı yaş gruplarından insanların konuşma kayıtlarını inceledikten sonra varmıştır’:

Yaşamlar” bir açıdan bakıldığında birer metindir: Yeniden gözden geçirilen, üzerinde düşünülen, yeniden yorumlanan metinler. Yani, anlatılan yaşamlar, onları anlatanlarca alternatif bir yorumla değerlendirilebilecek metinler olarak kavranmaktadır. İnsanlar yaşamöykülerini yeniden yorumlarken eski “metni” reddetmezler … ancak o metne daha önce getirmiş oldukları yorumu inkâr ederler. Bu, yaşam boyu süren bir alışkanlıktır. Bu anlamda “metni” … yaşamın ne olduğunu kavramsal biçimde dile getiren bir anlatıya eş tutuyorum. Onun, bellekte taşınan ya da dilendiğinde kısaltılarak ya da uzatılarak anlatılabilecek biçimde bellekte taşınan bir öykü olması, farklı yorumlara açık bir metin olma özelliğini ortadan kaldırmaz.2’’ ( Sanders, 2016, 15-16).

Her kabilenin bir masalcıya, her masalcının da bir kabileye ihtiyacı vardır. Bir öykü ne kadar ilginç olursa olsun, etkili olabilmek için dinlenilmelidir: Konuşkan bir dil, her zaman dost bir kulak arar. Masalcının kendi de dikkatle dinlemesini bilen bir insan olmalıdır. Guatemala’nın dağlık bölgelerinde yaşayan Mayalar en bilge masalcılarına ‘’yankı ustası’’ adını verirler. Robert Bly’a göre, sıradan yaşamın sınırları dışına çıkan yankı ustası, cinsiyetinden sıyrılır ve ‘’bütün kederleri, bütün sezgileri, sese verilen tüm yanıtları duyan bir insan haline gelir.’’ Masalcı büyü aracılığıyla medyum haline gelir ve yaşamın ucuna ve ötesine yolculuk edebilir. Sınır tanımaz bir seyyah olan masalcı kendi dışına akar ve en sevdiği yerden hiç ayrılmadan yolculuğa çıkabilir. Masalcı topluluğa yol gösteren ruhtur: Korkuları yatıştırır, umutları uyandırır. Eğer bilinç, kişinin kendi dışına çıkarak kendini gözlemlemesi olarak tanımlanabilirse masalcı, okuryazarlığın bireylerin içinde yarattığı bilincin sözlü kültürde yaşayan bir örneğidir. Etrafına yaydığı bunca bilgelikle masalcı, gerçeği genç-yaşlı herkesin anlayabileceği bir biçimde anlatmak zorundadır. Sesi bütün topluluğun kulaklarına erişmeli, kimse dışarıda kalmamalıdır. Anlattığı şeyler topluluk üyeleri için yürek atışları denli tanıdık ve gereklidir. Yazar G. F. Michelsen sözellikte bu tür bir öykü anlatımının özünde neler yattığını şöyle özetliyor: ‘’Her insanın yaşamı başa çıkması gereken kişilerle, tehlikelerle ve canavarlarla dolu bir öyküdür. Hani ilk kez babanla ormana ava gidersin de heyecanlı bir şeyler olur; başıboş bir leopar sana yaklaşır, sen saklanırsın; sonra da eve dönünce arkadaşlarına anlatırken bunu bir öykü biçiminde sunarsın. Aynı şey halklar için, ülkeler için de geçerlidir. Halklar, herkesin kendi masalına yer bulabileceği dev bir masal yaratır. Çok geçmeden öykü ve insanlar birbirinden ayrılamaz hale gelir. Bu öyküler bize yardımcı olur, nasıl yaşayacağımızı anlatır.’’4 ( Sanders, 2016, 17-18).

Bir anne anlattığı bir masalı noktalarken kalıplaşmış deyişlerden yararlanır: ‘’Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine’’, ‘’Gökten üç elma düşmüş…’’ gibi deyişlerdir bunlar. Kalıplar, gök gürültüsü gibi yerli yerine oturur ve insanı beklenmedik misafirlerden ve yabancılardan korurlar (Sanders, 2016, 21). Kalıplar yaşamımızdaki özlü sözler ve atasözlerine eşit tutacak ve ortaçağdan bu yana hiç değişmeden gelen sözler olarak algılayacak olursak daha iyi anlaşılabilir (Salders, 2016, 21). ‘’Sözellikte bu kalıplar, derin bir yapıya sahip ve yapılar aracılığıyla algılanan bir yaşamı yansıtır. Bu yapıların yüksek sesle dile getirildiğini duymak, insanların dünya görüşlerini pekiştirir ve güçlendirir. Yazar Walter Ong bu yapılara büyük ve pratik bir önem verir:
 

Homeros devri Yunan kültürü için klişeler değerliydi çünkü şairlerin yanı sıra, bütün sözlü düşünce dünyası bu tür kalıplardan yararlanıyordu. Sözlü kültürlerde kazanılan, öğrenilen bilginin unutulup kaybolmaması için sürekli tekrar gerekiyordu; kalıplaşmış düşünce biçimleri, hem bilgelik hem de etkili bir kamu yönetimi için elzemdir.6.’’ (Sanders, 2016, 21).

Sözlü kültür zamanında ortaya çıkmış olan ve sonradan yazılı hale getirilmiş olduğu halde bu kültürün izlerini içinde taşıyan cönklere değinecek olursak, ‘’ Cönkler “ritüel iletişim” bağlamında değil “günlük iletişim” bağlamında gelişmiş yazılı metinlerdir. Daha açık bir ifadeyle sözlü metinlerin yazılı metne dönüştürülmesidir. Cönklerdeki metinlerin yaratım süreci yazılı değildir, yani cönklerdeki metinler yazının ruhundan ortaya çıkmış metinler değildir. Bu çerçevede cönklerdeki malzemelerin çok büyük bir kısmı “birincil sözlü kültür” döneminde üretilmiş, ancak “ikincil sözlü kültür” döneminde unutulma kaygısıyla yazılı hale getirilmişlerdir, diyebiliriz. Cönkler sözlü bellekteki otobiyografik ve kültürel malzemenin unutulmaması için yazıya geçirilmesi anlamında not defterleridir. Bu çerçevede zamanın kâğıt ve yazıda saklanması demektir. Ancak üretim şeklinin en azından genellikle yazıyla olmadığı açıktır. Diğer yazılı eserlerden belki de en önemli farkı sözlü bellekten yazıya geçirilmiş metinleri içermesi olsa gerektir. O halde cönklere genel çerçevede sözün yazılaşması veya sözlü belleğin yazılı belleğe aktarılması olarak bakabiliriz.’’ (Duymaz, 2016, 14).

Sözelliğin o yabancı dünyasına baktığımızda, bilgi ve bilgiyi yayma işlevinin herhangi bir kurumun eline olmayıp, tek bir bireyin, masalcının, yüreğinde ve ruhunda yer aldığını görürüz. Kendi düş gücünden hareketle yeni öyküler uydurup oluşturan ve bir otorite havasını kendinde bulunduran bir kişi olarak bir yazar barındırmazdı içinde sözellik. ( Sanders, 2016, 21-22). Sözelliğin ve sözlü kültürün var olduğu bir toplumda yaşayan çocuklarda korku ve kuşku daha azdır. ‘’Öyküler ve masallar çocukların en karanlık korkularını ve kuşkularını açığa çıkararak bunların konuşulmasına yardımcı olur. Böylece çocuk, karanlıktan korkan tek kişinin kendisi olduğu korkusundan kurtulur.’’ (Sanders, 2016, 22).
 

Sözellik çocuk için yargılanma ve kınanma gibi korkular yaşamadan imgelemini gerçekleştirebileceği bir deneme sahnesidir ve deyim yerindeyse güvenli bir limandır. Otorite ve özgünlüğün, sınama ve ölçümlerin burada yeri yoktur. Öyküler insanlar arasında paylaşılan bilgi olarak tüm toplumu bir araya getirir (Sanders, 2016, 23). ‘’ Sözlü kültürde bilgi, bireysel bir deneyim değil toplumsal bir olgudur: o yüzden kimse bir diğerinden daha aptal ya da daha akıllı sayılmaz.’’ (Sanders, 2016, 23). Kabinede anlatılan her şey söylenceler ve öyküler çocuklara anlatılan masallar aracılığıyla, bilgi, herkesin etrafında farklı farklı dokunan ortak bir bilinci meydana getirir, bilgiye toplumla birlikte varılır (Sanders, 2016, 23). Sözlü kültürün içinde var olan bir birey ya da çocuk, bazı gerçekleri öykülerde, şiirlerde ve masallarda dinleye dinleye öğrenir ve sözcüklerin hemen buharlaşıp havaya uçacağını bildiği için pür dikkat dinler. Çocuklar o denli can kulağıyla dinlerler ki hiç bitmesini istemezler. Sürekli aynı öyküyü dinlemek isterler bunun sebebi ise dinlemekten keyif almalarıdır (Sanders, 2016, 23).

‘’Sözellikte bir şeyi harfiyen hatırlama yoktur. Sözlü kültürde bellek, ne istendiği anda istenen bilginin bulunup çıkarılabileceği bir depo, ne deneyimin üzerine kazındığı balmumu bir mühür, ne de anahtar sözcüklerin üzerine yazıldığı bir parşömen kağıdıdır. ‘’ (Sanders, 2016, 25-26) Sözelliğin imgeleminde gerçeklik, inanılmaz bir güçle yaşama bağlıdır. Dünyaya gelen her şey mutlaka hayatta kalır. Sözellike yaşayan ile ölüler arasındaki sınırı ortadan kaldırır. Anlatılan her öykü, kahramanlarını yaşayan dünyaya geri döndürür. Ölüm kavramıyla küçük çocukların başı derttedir; bu kavram yalnızca: aynı zamanda sözelliğin biçimlendirdiği imgelemlerine son derece yabancı olduğu için. Bir çocuğun düş gücü uzun zaman önce gömülmüş bir insanı bile diriltme gücüne sahiptir. ( Sanders, 2016, 26). Sözlü kültürde yaşayan insan bir çok şey öğrenir, çok fazla bilgiye sahip olur ve bunları kullanır ama onlar bu edinmiş oldukları bilgeliği bizim ‘’çalışmak’’ dediğimiz yöntemle edinmezler. Onlar ustalarıyla çok yakın yaşayan bir usta-çırak ilişkisi çerçevesinde, ustalarını dinleyerek, duyduklarını tekrarlayarak, atasözlerini de içselleştirip onları farklı şekilde bir araya nasıl getireceklerini öğrenerek , standartlaşmış kimi bilgileri benimseyerek, bütün halde bir hatırlamanın içine girerek öğrenirler (Sanders, 2016, 30-31).

Günümüzde Elektronik Çağ, Dünya

Elektronik Çağın başlamasıyla birlikte görsel kültür ’de başlamıştır. Görsel kültürün başlamasıyla parelel olarak ise sözel ve yazılı kültür ve bireysel, toplumsal ve ailesel yapı zedelenmiştir. Öküzün A’sı kitabı bu durumun gözler önüne serilmesinde ve bu konuda bireylerde ve toplumda farkındalık oluşmasında bizlere kaynaklık etmekte, bu büyük toplumsal tehlike karşısında bizleri uyarmaktadır. Bu kitap görsel kültürü, tam anlamıyla bir zihinsel çöküş ve bununla birlikte toplumsal şiddetin yükselişindeki odak nokta olarak nitelendirmektedir. (Ulutaş, 2016, 332) İnsanlar teknolojik aletlerin ortaya çıkışı ve görsel kültürün başlamasıyla birlikte deyim yerindeyse robotlaşmış bu aletlere bağımlı birer varlık haline geliş ve bu aletler aracılığıyla toplumsal şiddet için teşvik edilmeye ve yönlendirilmeye başlanmıştır. Örnek verecek olursak televizyon aracılığıyla insanlar savaşa ikna edilebilmektedir. Verilebilecek bir diğer örnek ise , gençlerin görsel kültürle kolaylıkla şiddete sevk edilebilmektedir. Bu durum görsel kültür aracılığıyla imgenin düşünceye değil, duygu durumuna veyahut tam tersi duygusuzluğu dönüştüğünü gösterir. (Ulutaş, 2016, 333) Görsel kültür aile içinde çok büyük bir tehlike arz etmektedir. Teknolojik aletlerin ailenin içerisine girmesiyle birlikte aile içerindeki sözel iletişim neredeyse tamamıyla kopmuştur. Bir aileye doğan çocuk ileriki yaşlarda öğrencilik hayatının başlamasıyla kendi yaşamında gerçek sözelliği yaşayamamış olması sebebiyle sınıf ortamına geldiğinde de sözellikten mahrum kaldığı için ezber yapabilmesi de mümkün değildir. (Sanders, 2016, 47) ‘’Yetişmekte olan çocuğun gelişen beyni sözlü kültürü kavramak için yaratılmıştır, çocuk önce atalarının sözlü kültürü içerisine girmezse, sözlü olarak tanıdığı dili görsel bir eyleme dönüştürmesi için gerekli o yapay adımı atmayı nasıl başarabilir? Çocuğun konuşmayı ve dinlemeyi öğrenmesine gerek yoktur; sözelliği taklit ve katılım yoluyla edinir. Okuma yazmaysa farklı bir konudur; bunların öğrenilmesi gerekir. Alfabeyi ezberlemek ve bazı kuralları akılda tutmak şarttır. Havelock’un ‘’yapay adım’la kastettiği budur. Fakat dili kullanmak, sözcükleri, cümleleri ve anlamları anlamaya hazırlık, sözellikte başlar. Bu günlerde gelen kanı, CD’lerin ve televizyonun çocuklara sözellikdünyasına dalma fırsatı sunduğu yolunda. Çocuklar her gün ortalama beş saat, haftada yedi gün televizyon izliyorlar. Böylece insan sesini bol bol duymuş olmuyorlar mı? Talk- show’larda haber showlarda, durum komedilerinde vb çeşit çeşit konuşmaya tanık olmuyorlar mı? Gerçekten de çocuklar elektronik medyayı inanılmaz bir yoğunlukla izliyor ve dinliyorlar. Bir çocuk altı yalından on sekiz yaşına gelene kadar toplam on altı bin saat radyo ya da plak dinliyor ya da film seyrediyor. Bu iletişim araçlarının önünde geçirdiği süre okulda ya da ailesiyle geçirdiği süreden daha fazla. ‘’ (Sanders, 2016, 48) ‘’Oysa bunların hiç biri bize sözelliği getirmez. Elektronik iletişim araçlarında boy gösterenlerin söyleyeceği her şey bir senaryoya göre dikkatle planlanmıştır: sesin tonu, yüksekliği, vurguları daha önceden prova edilmiştir. Her program küçük bir piyestir. Sohbeti doğal sürecine bırakmak bir yana, pek az program doğaçlama ya da serbest akışın getireceği riski göze alır. ‘’ (Sanders, 2016, 48) ‘’ Elektronik iletişim araçlarını dinleyen biri sözellikten uzaktır; çünkü konuşmanın en önemli kuralını çiğner: Dinleyen, karşısındakinin sözünü kesmez. Oysa karşısındakinin sözünü kesme, tartışma, soru sorma, yineleme , insanların kontrolden çıkıp sonra tekrar düzene girmesi sözelliğin özünü oluşturur. Konuşma sırasında katılımcılar kuralları çiğneyebilirler. Her an birinin bir kabalık yapma tehlikesi vardır. Radyo ise sıkı sıkı ambalajlanmış, en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş bir iletiyi sunar. Eğer iki kişi birbirinin yüzünü göremiyorsa, aralarındaki konuşma da gerçek bir konuşma da gerçek bir konulma değildir.’’ ( Sanders, 2016, 49) Bu gelen teknolojileşmeyle birlikte özellikle aile içerisinde çağdaş yaşamın insanlara yaptırması en zor gelen istklerinden biri artık maalesef ki ‘’Televizyonu kapatıp da şu konuyu artık konuşalım’’ oldu. (Sanders, 2016, 50) Bir çocuk eğer bir günde ortalama iki ila dört saat arası televizyon izleyecek olursa bu çocuk ilkokulu bitirdiği zaman tamı tamına toplam sekiz binden fazla cinayete tanık olmuş olacaktır. Ancak burada tanık sözcüğünü kullanırken dikkatli olmamız gerekir çünkü bu çocuk ne yazık ki bununla birlikte insanlığa karşı işlenebilecek olan en iğrenç suçun son derece grafik bir temsilini normal ve alışılmış bir davranış olarak kabul etmeyi öğrenmiş , buna karşı birde sessiz kalmış ve bu serginenen tutumla birlikte de suç ortağı olmuştur. (Sanders, 2016, 53) ‘’Televizyon, çocuğu hareket fırsatı elinden alınmış bir tanık, konuşma yeteneğine sahip ancak ses telleri kesilmiş güçsüz bir yaratık haline getirir. ‘’ (Sanders, 2016, 53) Çocukların canlarının sıkılması toplum aileler tarafından çocuklar için kötü bir şey olarak nitelendiriliyor ve çocukların televizyon ve diğer teknolojik aletler aracılığıyla bundan kurtulmasının büyük bir yanılgıya kapınılarak iyi bir şey olduğu düşünülüyor. ‘’Oysa can sıkıntısı bir düşünme fırsatı, çocukların ilginç buldukları şeyleri keşfedebilecekleri sessiz bir mekan olabilir. Toplumsal eleştiri ustası Walter Benjamin’in dediği gibi, ‘’Can sıkıntısının altında, televizyon görüntülerinin tam tersine, hiç birşey olmayacağını sandığımız bir anda, bir çocuğun çok önemli bir keşfi yapma olasılığı artar: keşfedeceği şey kendi benliğidir. Bu bir çocuğun çok ender yaşadığı uzun sessizlik anında, çocuk neye inandığını , ne düşündüğünü öğrenme fırsatı bulur ve bu, çocuğa güç verir. Eğer çocuk bu ‘’down time’’da kalacak sabrı gösterirse, can sıkıntısı kişinin kendine yöneldiği, kendini tanıdığı bir sürece dönüşebilir.’’

Sonuç

Sözlü ve yazılı kültür bizlerin hayatında çok önemli ve hayati bir yerde durmaktadır. Huzurlu bir aile ve toplum için olmazsa olmaz bir parçadır. Bu noktada en büyük görev aile’ye düşmektedir. Çünkü o aileye doğan çocuk ileride büyüyerek toplumu ve yeni bir aileyi meydana getirecektir. Bizlerin elektronik kültürden kendini tamamen soyutlaması günümüz şart ve koşullarında mümkün değildir. Ancak şu açık ve net bir şekilde görülmektedir ki bu sisteme artık bir dur demenin zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. Bu yükselen toplumsal şiddetin ve yozlaşmanın önünde ise bizlere özellikle ailelere büyük bir görev düşmektedir. Bugünün çocukları yaşının bireyleri bu oluşan sistem ve düzen içerisinde adeta eriyerek yok olmakta ve kazanılmadan daha kaybedilmektedir. Buna dur demenin ve insanları bu düzenin içerisinden çıkartarak huzurlu bir toplum yapısına kavuşmanın yolu, bu modern dünyanın içerisine sözlü ve yazılı kültürü olabildiğince ve alabildiğine çekerek ve kendi iç dünyamızda da bunu içselleştirerek aile ve toplum yaşamımıza yedirmektir. Sözlü ve yazılı kültür ile birlikte, unutulmaya yüz tutmuş olan değerlerimize sarılarak ancak ve ancak bu şiddetin ve yozlaşmanın önüne geçebiliriz. Tüm karşımıza çıkan engel ve etrafımızı çepe çevre sarmış olan bu baskı ortamına karşı dimdik ayakta durma cesaretini gösterebilmeliyiz. Sözellikle birlikte büyümüş olan, yaşadığı çağın ve arkasında ondan önce var olmuş olan çağın farkındalığına vakıf, var olan durumu net bir şekilde görüp yorumlama yeteneğine sahip bireyler yetiştirmeliyiz.

 

KAYNAKÇA


1. Ong, Walter J.. (2016) Sözlü ve Yazılı Kültür. Metis Yayınları, İstanbul.

2. Sanders, Barry. (2016) Öküzün A’sı Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi. Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

3. Bayram, Baş (2010)., ‘’ Sözlü ve Yazılı Kültür İlişkileri Çerçevesinde Konuşma ve Yazma Becerilerine Bir Bakış’’, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 29, 109-117

4. Ali, Duymaz (2016)., ‘’ Sözün Yazılaşması Yazının Sözleşmesi: Cönkler’’, Millî Folklor, 111, 14-27

5. Selçuk, Ulutaş (2016)., ‘’ Öküzün A'sı: Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi ’’, TRT Akademi, 01, 01, 332-334

Etiketler

Yazar

Emine Ş.

Uludağ Üniversitesi felsefe son sınıf öğrencisiyim. Pedagojik formasyonum mevcut. Aynı zamanda halihazırda ikinci üniversite kapsamında İstanbul Üniversitesi Çocuk Gelişimi (Lis...

Benzer Yazılar
Siz Yaysınız, Çocuklarınızsa Sizden Çok İlerilere Atılmış Oklar

Siz Yaysınız, Çocuklarınızsa Sizden Çok İlerilere Atılmış Oklar

Çocuklarınızı kendi tutkuları, hayalleri doğrultusunda yetiştirin. Kendiniz gibi olmaya zorlamayın

En büyük Risk, Risk Almamaktır!

En büyük Risk, Risk Almamaktır!

Beden dili günümüzde son derece önemlidir. Öğrencilerimize beden dilinin önemini aktarmak bizim en büyük görevlerimizdendir.

İnsan Doğası Gereği Sürekli Bir Koşturmanın İçindedir

İnsan Doğası Gereği Sürekli Bir Koşturmanın İçindedir

İnsan doğası gereği doğduğu andan itibaren sürekli bir koşturmanın peşindedir. Peki bunun tam olarak sebebi nedir.

Kendini Keşfetmek İsteyen İnsan

Kendini Keşfetmek İsteyen İnsan

Kendini keşfetmek isteyen insanların bilmesi gereken ve hayatlarında uygulaması gereken önemli bilgiler. Başarılı bir insan kendini nasıl keşfeder?

Yorumlar (0)
Makaleyi beğendin mi ?